SIRLAR KÖYÜ: 1. BÖLÜM
Her seferinde aynı yüzler, o aynı iğrenç sorumluluk, suçluluk hisleri ve haykırışlar vardı.
1. KISIM
3/20/20267 min read
Gözlerimi açtığımda kendimi karanlık, nemli bir mağarada yerde uzanırken buldum. Duvarlar ağlayan ve anlamadığım kelimeleri haykıran insanların yüzleriyle doluydu. Hepsi de birbirinden farklıydı ve gözleri ağlamaktan o kadar şişmişti ki sanki etrafı göremiyormuş gibi farklı noktalara bakıyorlardı. Diğer yandan da mağaranın derinliklerinden gelen tuhaf ama bir o kadar da hoşuma giden bir melodi duyuluyordu. Bütün bu ağlama ve haykırma seslerinin arasında o duyduğum melodi sanki başka bir evrenden geliyor gibiydi. Mekândan ve zamandan bağımsız ve uyumsuz bu ses fazla kuvvetli değildi, yine de ben dahil duvardaki tüm yüzleri de etkisi altına almış, hislerimizi yönlendiriyor gibiydi. Karanlık olmasına rağmen insanların yüz hatlarını kırışıklıklarına kadar görebiliyordum. Çocuklar, gençler, yetişkinler, yaşlılar… Her yaştan ve türden insan vardı. Bir anda ayağa kalktım. Tırnaklarımın acıdan yandığını hissettim ve ellerime baktığımda kan ve pislik içindelerdi. Tekrar başımı kaldırıp baktığımda içimde oluşan suçluluk hissi kalbime taş gibi oturmuştu. Duvardaki yüzleri oldukları yerden söküp çıkarma isteği hala geçmemişti. O kadar saf, o kadar acı bağırıyorlardı ki sanki her şeyin sorumlusu benmişim gibi hissettiğimi fark ettim. Sonunda tüm o gürültünün, kıvranışın içinde kendimi yere bıraktım ve düşünmeye başladım. Ben neredeyim? Bu insanlar da kim? Neden benim yüzümden buradalar gibi hissediyorum? Bu kadar ağlamasalar ne olurdu ki? Gerçekten kafamı toplamam lazım. Tüm olanları nasıl düzeltebilirim? Gerçekten çok yüksek sesle ağlıyorlar. Mağara öyle yankı yapıyor ki kulaklarımda her bağırışları tekrar ediyor. Peki ya ne olmuştu ki? Belki biraz kafamı toplayabilsem hatırlayabilecektim. Ben tüm bunları düşünürken o sırada ortalık bir anda sessizliğe gömüldü. Ne bir ağlama ne de bir melodi sesi geliyordu. Sanki içimden geçen bütün o yalvarmaları duymuşlarcasına, ağladıktan sonra yorgunlukla uykuya dalan bebekler gibi gözlerinden akan son yaşla uyuya kalmışlardı. Tam bunu fark ettiğim sırada bir kilise çanının sesiyle irkildim, istemsizce gözlerimi kapattım ve etrafı soyulmuş sıvalarla çevrili, ahşap küçük bir kapı gördüm. Kapıyı görmemle gözlerimi açmam bir olmuştu.
Yatağın içinde bir sağa bir sola dönmekten yatağa lastikle geçirilmiş çarşafı yataktan çıkarmış, anneannemin serinlik çarpmasın diye üstüme örttüğü eski işlemeli pikeyi yerlere fırlatmıştım. Kan ter içinde, yatağın ortasında sanki kilometrelerce koşmuşum gibi nefes nefese öylece duruyordum. Ben ne görmüştüm öyle? Hiçbir anlam çıkaramıyordum. Bu köye geldiğimden beri gördüğüm 3. rüyaydı ve her defasında aynı senaryoyla karşılaşıyordum. Her seferinde aynı yüzler, o aynı iğrenç sorumluluk, suçluluk hisleri ve haykırışlar vardı. Nefesim iyice düzene girdikten sonra içerden bana seslenen anneannemin sesini duydum, ‘Sıla, kızım!’’
‘’Efendim anneanne!?’’
‘’Hadi kalk da köy ortasından su getiriver, kahvaltı için çay suyu kaynatacağım su kalmamış evde!’’
Yatağım tam camın dibindeydi ve kafamı çevirip baktığımda güneş çoktan karşı dağın tepesine doğru yol almaya başlamıştı bile. Saat 10’a doğru geliyordu ve geç uyanmıştım belli ki. Her sene anneannemle köye gelir ve birkaç hafta vakit geçirip yazın güzelliğini biraz da burada çıkarırdık. Hemen kalkıp üstümü değiştirdim ve saçlarımı topladıktan sonra kapının eşiğine gidip spor ayakkabılarımı giymeye başladım.
Anneannem çoktan 2 büyük kovayı hazırlamış ve kapının eşiğine bırakmıştı. Mutfağa doğru seslenerek ‘’Anneanne ben çıkıyorum. Soğan yemeği mi yapsan bu sabah?’’ dedim ve o an burnuma gelen kokuyla mutluluktan yüzümde koskoca bir gülümseme belirdi. Anneannem, ‘’Nerden bildin kız, tam da onun için soğan doğruyordum. Hadi git de gel hemen koyalım çayı.’’. Koşar adımlarla kapıdan çıktım ve hiç zaman kaybetmeden kısa bir yokuş çıkarak köy ortasındaki çeşmeye vardım. Dünkü yağmurdan sonra çeşmeden akan su neşeli çocukların cıvıltılı halleri gibi öyle bir hevesle akıyordu ki şaşıp kaldım. İlk kovayı doldurmaya çalışırken o kadar çok su püskürdü ki her tarafım sırılsıklam olmuştu. Sanırım su yüzümü yıkamadan çıktığımı anlamış ve benim için bir iyilik yapmak istemişti. Su o kadar soğuktu ki yarattığı şok etkisiyle gözlerim fal taşı gibi açıldı. İlk kovayı doldurduktan sonra çeşmenin iki yanında duran taşlardan birine oturdum ve etrafı izlemeye başladım. Çeşmeden akan suların biriktiği minik bir havuz vardı ve 12 yaşındayken bu havuzun bir kenarından diğer tarafına atlamaya çalışırken içine düşüvermiştim. Neyse ki içi su doluydu da duvara çarpmamla sadece kolumu incitmiş, bir taraflarımı kırmamıştım. Çeşmenin yanından yukarı doğru çıkan taş merdivenlerin kenarından bile su akıyordu. Uzun zaman süren kuraklıktan sonra bu yağmur iyi gelmişti doğaya belli ki. Dün yağan yağmurun inadına ağaçların dalları arasından çeşmenin biraz uzağındaki uzun banka vuran ışık bugünün çok sıcak olacağını garantiliyordu.
Köyde bacası tüten üç dört ev kalmıştı ama yine de akşama doğru köydekiler burada toplanır meyveler yer, uzun sohbetler ederlerdi. Daha fazla zaman kaybetmeden ikinci kovayı da doldurup eve dönmek için yola koyuldum. Yokuştan inerken sağ tarafımda karşı dağı ve bağları görebiliyordum. Sol tarafımdaysa yıkılmaya yüz tutmuş tek tük evler vardı. 12-13 adımdan sonra anneannemlerin eski evinin yanında durdum. Bu ev şu an kaldığımızdan daha eskiydi ve tadilat yaptırmadıkları için çürümeye yüz tutmuştu. Bu koyu kahve renkli ahşap ev eskiden beş katlıymış ama zamanla bakımsızlıktan üç kata kadar düşmüş. Anneannem evin çökebileceğini o yüzden içine girmenin tehlikeli olduğunu söylüyordu. Bu evin her önünden geçtiğimde tedirgin olmuşumdur çünkü tuhaf bir havası vardı. Bu evle ilgili bir sürü efsaneler, korkunç hikayeler anlatılırdı. Hatta annem bile küçükken bu eve geldiğinde tuhaf olaylarla karşılaştığını söylemişti ve ben ne kadar heyecanla ve merakla dinlesem de çok detay vermeden birkaç hayalet hikayesi anlatmıştı. Böyle tuhaf havası olan ürpertici çok ev var köyde ama burası bir başkaydı.
Eve vardığımda Mustafa Dayım – anneannemin abisi – bağları sulamaktan gelmişti ve beni bekliyorlardı. Kovaları mutfağa götürüp hemen çaydanlığı doldurdum. Elimden geldiğince dikkat çekmemeye çalıştım ve üstümdekileri değiştirmek için odama doğru yol aldım. Balkonda oturan dayımın göz ucuyla bakışı ve seslenişiyle bu sıyrılma görevim başarısızlıkta son bulmuştu.
‘’Sıla gel bakayım kızım ne yapıyorsun?’’
‘’Dayı valla yağmur öyle bereketiyle yağmış ki çeşmeden akan su kovaları doldurmayı bırak beni bile baştan aşağı suladı resmen.’’
Güldü ve karşı dağlara bakmaya devam etti. Ben de dayımın yanındaki sandalyeye kuzu misali oturdum o meşhur hikayelerinden anlatmasını beklemeye başladım. Mustafa dayım her sohbet etmeye başladığında mutlaka köyle veya kendi hayatıyla ilgili hikayeler anlatırdı ve bazen öyle heyecanlanırdı ki resmen tekrar yaşardı anlatırken. Dayım tam ağzını açacakken birden dayanamayıp, ‘’Dayı bu sizin köy ortasındaki eski evin hikayelerinden anlatsana bir tane. Köyün en eski evlerinden diyorlar. Elbet daha anlatmadığın bir sürü olayı vardır.’’ Dayım hem şaşkın hem de güler bir yüzle bana baktı ve birkaç dakika düşündükten sonra anlatmaya başladı, ‘’Kızım bak bu ev zamanında bir Zangoç’ un eviymiş. Kiliseye de yakın olduğundan ve tabi o zamanlar bu insanlar saygın kesimden olduğundan en görkemli evde kalıyormuş. Bu Zangoç köyün en bilgelerindenmiş. Uzun yıllar bu evde yaşadığı biliniyor. Bir rivayete göre evin altına hazineler, gizli dosyalar ve hatta bir tane de haç saklamış. Hazineler bulunmuş. Tabi o zamanlar böyle evlerin, çeşmelerin içine bir miktar ganimet koyarlarmış ki yıkılıp dökülmeye başladığında ilerde insanlar bu ganimetleri kullanıp o yapıları yenileyip kullanmaya devam edebilsin diye. Tabi bizimkiler bu hazineleri devlete bile bildirmeden bir güzel yemişler.’’. Bir anda dönüp, ‘’Peki ya haç? Haçı bulabilen olmamış mı?’’ diye sordum. Dayım sorumu garipseyerek, ‘’Aslında düşündüm de vallahi kimse haçtan bahsetmedi şimdiye kadar. Çok arayan oldu ama izine bile rastlanmadı. Demek ki bulunmaması gerekiyordu.’’
O sırada anneannem de balkonun girişinde durmuş bizi dinliyordu, ‘’Bir hikâye de benden o zaman bugün. Bu karşımızdaki uzun geniş nehirde bir zamanlar Al karısı diye bir deniz kızı görülürmüş. Nehrin ortasında bir taşa otururmuş. Upuzun saçları bir de kocaman memeleri varmış. Saçlarını taramadan önce memelerini alır omzundan arkaya atar sonra da saatlerce öyle bir saçlarını tararmış ki görmeniz lazım.’’ Tabi biz bu hikâyeyi dinlerken o kadar çok güldük ki neredeyse karşı dağdan duyulacaktı. Kahvaltı sofrasını hazırladıktan sonra çeşit çeşit peynirleri görünce ne kadar acıktığımı fark ettim ve güneşte üstümdekiler de kurudu zaten diyerek hemen oturdum masaya.