KAPININ ARDINDAKİLER: 1. BÖLÜM

Alev gibi parlayan kızıl saçları odadaki tüm mumları utandıracak şekilde omuzlarından aşağı uzanıyordu ve bana sıcak bir gülümsemeyle ‘’Sonunda uyanmışsın!’’ dediğinde aklımdaki o tüm soru işaretleri odanın ışığı açılınca ortadan kaybolan hayaletler gibi uçup gitmişti.

3. KISIM

3/20/20266 min read

A mystical forest path bathed in soft green light, evoking a fantasy novel's atmosphere.
A mystical forest path bathed in soft green light, evoking a fantasy novel's atmosphere.

Gözlerimi yavaşça açtığımda ortamın karanlığına alışabilmek için uzun bir süre hareketsizce tavanı izledim. Odada yalnızca birkaç mum yanıyordu ve belli ki akşam olmuştu. Burası da neresiydi? Rüya mı görmüştüm yoksa gerçekten kapıdan geçtiğimde başka bir evden mi çıkmıştım? Burası kimin eviydi? Biraz doğrulup odayı incelemeye başladığım sırada kapı tiz bir gıcırtıyla açıldı. İçeri benim yaşlarımda olduğunu tahmin ettiğim eski model elbiseli bir kız girdi. Alev gibi parlayan kızıl saçları odadaki tüm mumları utandıracak şekilde omuzlarından aşağı uzanıyordu ve bana sıcak bir gülümsemeyle ‘’Sonunda uyanmışsın!’’ dediğinde aklımdaki o tüm soru işaretleri odanın ışığı açılınca ortadan kaybolan hayaletler gibi uçup gitmişti. Mavi camsı güzel gözlerini bu odanın karanlığında bile görmemek mümkün değildi. Elinde birkaç parça kıyafet ve bot tutuyordu. ‘’Sana kıyafet getirdim, buralarda üstündekilerle dolaşırsan pek hoş bakışlarla karşılaşmazsın. Bu arada az kalsın başını vuracaktın, zor tuttum yani yere yığılma diye. Merak etme her şey kontrolüm altındaydı.’’ Tüm bunları söylerken bir yandan çekmeceden çıkardığı mumları sönmek üzere olan eski mumlarla değiştirip yakıyor diğer yandan da gülerek konuşmaya devam ediyordu. Şok olmuş bir şekilde kızı izliyordum ki bunu fark etmesi uzun sürmedi. ‘’Ah kusura bakma, ne aptalım! Ben Nathaira. Zangocu kontrol etmeye gitmiştim ama yine evde kimse olmayınca gönderdiğimiz kumaşları almak için içeri girdim ve seni o küçük kapıdan çıkarken görünce ben de şaşırmadım değil. Sense sadece şaşırmakla kalmayıp bir de bayılıverdin. Ben de seni bizim eve getirdim. Biraz dinlenirsen kendine gelirsin diye düşündüm ama sen kış uykusuna yatmış gibi neredeyse bir gündür hiç uyanmadan uyudun.’’ Parçaları kafamda birleştirmekte çok zorlanıyordum. Bu kız kimdi? Neden bana yardım etmişti? Kapıdan çıktığımda nasıl ev Zangocun evi miydi? Öyleyse eğer bu nasıl mümkün olmuştu? Kız beni nasıl tek başına baygın haldeyken taşıyıp evine getirmişti? Ben tam olarak neredeydim? Tüm bunları sormak ve en detayına kadar öğrenmek istiyordum ama ağzım öyle kurumuştu ki dudaklarım bile çatlamak üzereydi. O sırada kız elinde bir kaseyle bana doğru yaklaştı, ‘’Çok susamış olmalısın.’’ Resmen içimden geçenleri okuyormuş ve beni kurtarmaya gelmiş bir melek gibiydi. Suyu görür görmez elinden alıp tek nefeste içtim. Artık biraz daha rahatlamış hissediyordum ve az da olsa ortama alışmaya başlamıştım. Kâseyi kıza uzatırken, ‘’Ben de Sıla. Memnun oldum.’’ diyebildim ve boğazımdaki gıcığı temizleyip devam etmeye çalıştım, ‘’Nasıl beni tek başına taşıyabildin evine kadar?’’

‘’Yoldan geçen bir arkadaşımdan yardım aldım.’’

‘’Kıyafetler için teşekkür ederim.’’

‘’Ne demek, ha bu arada bileğin nasıl?’’

‘’Sen nereden?’’

‘’Arkadaşımla seni kaldırdığımız sırada şiş olduğunu fark etti de eve gelince annemin meşhur bitkisel kremlerinden birini sürmüştüm ağrısı varsa alsın diye.’’

‘’Teşekkür ederim ağrısı yok.’’

‘’O zaman süper! Hadi hazırlan da akşam yemeğine yetişelim bizi beklemezler de her şeyi yer bitirirler çok yazık olur.’’

Yatağın ucundaki kıyafetlere uzanıp bebek mavisi renginde, kolları uzun ve işlemeli, ayak bileğime gelecek kadar pileleri olan kabarık elbiseyi incelemeye başladım. ‘’Bu çok güzelmiş.’’

‘’Tabi ablamın dolabından aldım. Benim elbiselerim biraz dar gelebilir sana diye düşündüm.’’

Şakayla karışık söylediği bu cümlenin ardından üzerimdekileri çıkarıp elbiseyi giydim. Elbisenin altına giymem için de beyaz bir şort, krem renkli kilotlu çorap ve bir de kısa bir çift çorap vardı. Bileğimde şişkin şaşırılacak derecede inmişti ve hiçbir iz kalmamıştı. Buraya geldiğimden beri kaçıncı kez şaşkınlık yaşadığımı sayamıyordum artık. Verdiği kıyafetlerin hepsini giyip botları da ayağıma geçirdikten sonra aynaya doğru yaklaştım. Benim giyindiğim tüm süre zarfı boyunca bu ilginç kız aynada kendi uzun saçlarını taramış ve tek bir cümle kurmamıştı. Aynadan yaklaştığımı görünce arkasını döndü ve sessiz bir neşe çığlığı atarak, ‘’Harika görünüyorsun! Emin ol ablamın elbisesi ablamdan daha çok yakıştı sana. Bayıldım resmen.’’ Kızın konuşkan ve sıcakkanlı tavrı öyle hoşuma gitmişti ki gülümsedim ve ‘’Teşekkür ederim her şey için.’’ dedim. Bana aynı sıcaklıkta bir gülümsemeyle karşılık vererek kolumdan tuttu ve merdivenlerden hızla aşağı inip evden çıkardı. Birkaç dakika hızlı adımlarla yürüdükten sonra köy ortasına gelmiştik ve uzunca bir masada, kalabalık bir grup oturmuş neredeyse yemeğe başlamak üzerelerdi. Burası tam da bizim köy ortasına benziyordu ama her şey daha yeni, daha güzel, daha bakımlı ve daha sağlam duruyordu. Nathaira ile ben de masada bir yer kaptım ve insanların hoş geldiniz senfonisinden sonra tüm o güzel kokular eşliğinde yemeğe başladık. İlk önce yaşlı bir kadın koca bir kazandan herkese çorba servisi yaptı. Masa etli yemeklerle donatılmıştı. O kadar acıkmıştım ki durdurak bilmeden önüme ne konursa yiyordum. Bazen Nathaira’nın göz ucuyla bana bakıp gülümsediğini fark etsem de yemeğe devam ediyordum. İnsanlar gülüşüyor, eğlenceli fıkralar anlatıyor ve derin sohbetler ediyorlardı.

Yemeğin sonuna geldiğimizde masanın baş köşesinde oturan yaşlıca bir adam ayağa kalktı ve konuşmaya başladı. ‘’Bildiğiniz üzere son bir haftadır Zangocu ne gören ne de ondan haber alan oldu. Kilisenin kontrolünü ve düzeni konusunda papaza elimizden geldiğince yardım etmeye çalışsak da başına bir iş gelmiş olmasından endişe duyuyoruz. Şimdiye kadar hep bilgeliği ve cömertliğiyle bizlerin yanında olan Zangocun bir anda bu şekilde ortadan kaybolması hepimizi derinden etkiledi ve köy meclisi olarak kaçırılmış olabileceği ihtimali üzerinde konuşmaya başladı.’’ Derin sessizlik adamın son cümlesiyle bozuldu ve uğultulu bir şekilde masadakilerin konuşmaları yükselmeye başladı. ‘’Kaçırılmış mı?’’, ‘’Ben biliyordum vallahi.’’, ‘’Adamcağızı kim kaçıracak ki?’’, ‘’Sessiz bir adamın tekiydi zaten.’’, ‘’Kesin bir işler çeviriyordu.’’ İnsanlar bunları konuşmaya başladığında ve uğultu yükseldiği sırada konuşma yapan adam, ‘’Beni dinlerseniz lafımı bitireyim. Bir ekip kurarak Zangoç’u bulmayı planlıyoruz. Arama ekibine katılmak isteyenler yarın öğle vaktinde meclis evine gelebilirler.’’ diyerek oturdu ve tekrar konuşmaların başlamasına izin verdi.

Nathaira’ya baktığımda hali hazırda benim ona bakmamı bekliyormuş gibi heyecanla beni izlediğini gördüm. ‘’Gel hadi yürüyüş yapalım biraz.’’ dedi ve sandalyesini geriye doğru ittirerek ayağa kalktı. Ben de arkasından onu takip ederek çeşmenin yanındaki merdivenlerden yukarı doğru çıkmaya başladım. Etrafımızdaki evler çok yeni ve temiz görünüyordu. Taşlar arasından bitkiler uzanmıyor, hepsi nizami bir şekilde sıralanmış pürüzsüz bir yol oluşturuyordu bizim köydekinin aksine. Aklımın almadığı şey burası nasıl hem aynı yerdi hem de değildi? Her şey çok yabancı, bir o kadar da tanıdık geliyordu. Bir süre daha ilerledikten sonra evler bitti. Tepenin ucuna geldiğimizde Nathaira durdu ve bana baktı. ‘’Yorulmadın umarım? Burada manzara çok güzeldir. Özellikle karşı köylerin ışıkları tamamen söndüğünde gökyüzündeki yıldızları ve nehirdeki yansımalarını çok rahat görebilirsin.’’

‘’Gerçekten çok güzelmiş.’’

‘’Gelsene oturalım şöyle biraz. Sen de buraya nasıl geldin onu anlatırsın.’’

Benim buraya ait olmadığımı biliyordu. Yabancı birine göre fazla cana yakındı ama bu beni o kadar rahatsız etmedi ki arkadaş olabileceğimizi çok kısa sürede anlamış ve benimsemiştim. Ben de buraya neden ve nasıl geldiğimi en az onun kadar merak ediyordum.