BİR KABUSUN PEŞİNDEN: 1. BÖLÜM
Ben, bunlar gibi daha çok cümle kuracak kadar hırslı ama kimsenin anlayamayacağı kadar da kırgınım.
2. KISIM
3/20/20264 min read


Gözlerimi açtığımda kendimi karanlığın ortasında, bir mağaranın girişinde buldum. Yıldızlar tam az önceki gibi parlak ve çoktu. Sanki gökyüzü ve zaman tamamen aynıydı, sadece benim yerim değişmişti. Nedense ayaklarım beni mağaranın içine doğru götürmüştü ve hiç de yabancı olmayan bir görüntüyle karşılaştım. Yüzler ve mağaradan gelen o melodi. Yüzler beni gördüğünde mutlulukla, ‘’İşte geldi! Yanında mı? Onu da getirdin mi? Yardım et bize!’’ Diye hep bir ağızdan seslenmeye başladılar. Ne yapacağımı bilemeden mağaranın çıkışına koştum ama mağaranın çıkışı değişmiş gibiydi. Direkt nehre bağlanıyordu, sular içeri kadar girmişti ve gidebileceğim hiçbir yer yoktu. Nehrin suyundan ayaklarım ıslanmıştı. Birden ayağım kaydı. Kendimi nehrin sularına bırakmaktan başka çarem yoktu ve düşerken kiliseden yükselen çan sesiyle son duyduğum şey mağaradaki birinin, ‘’Seni bekliyor!’’ demesiydi.
Kafamın suya batması ve burnumun sularla dolmasıyla birlikte birden olduğum yerden sıçradım ve gözlerimi açtığımda üstümdeki pikeye dolanmış şekilde kendimi yerde buldum. Resmen yataktan düşmüştüm. Belimde tüm gün iki büklüm durmuşum gibi rahatsız edici bir ağrı vardı. Yataktan düşerken ters bir hareket yapmıştım galiba. Pikenin içinden uzun uğraşlar sonucunda çıkmayı başarmıştım ve kalkıp telefonuma baktığımda saat 04:28’i gösteriyordu. Acilen kafamı dağıtmalıydım. Bu kabustan sonra imkânı yok tekrar gözlerimi kapatamazdım. Yavaşça odanın kapısını aralayıp parmak ucunda oturma odasına geçtim. Biraz kitap okursam belki dikkatimi başka yöne çekebilir, kâbusun etkisinden çıkabilirdim. Televizyon ünitesinin üstüne bıraktığım kitabı yerinde bulamayınca gerginliğim daha da artmıştı. Belli ki anneannem kitabı bir yere kaldırmıştı.
Oturma odasından çıkıp koridordaki kitaplığa doğru yöneldim. Gözlerim yarı açık şekilde kitaplığı incelerken orta raftaki kalın kitapların arasına sıkıştırılmış şekilde buldum kitabımı. Yerdeki ahşap döşemeler ses çıkarmasın diye parmak ucunda durmaktan yorulmuş şekilde yatağa attım kendimi. Bileğimin ağrısı da ara ara kendini hatırlatıyordu. Kitaplığın arasında ayracı ararken bile acele ettiğimi fark ettim. Bir an önce aklımı mağaralar, tuhaf insan yüzleri ve melodilerden arındırmak istiyordum. Kaldığım sayfayı açtığımda dikkatlice başlığı okuyarak başladım.
Bölüm 8: AMA’LAR
‘Kâğıda dokunan kalem, kibritten daha çok yangın çıkarır.’ (Steve Forbes’ten alıntı) Bir bıçaktan daha keskin olabilir insanın dili. Bazen kutuplardan daha soğuktur içimizdeki yalnızlık. Hayatın gerçekleri sert bir tokattan daha şok edici ve can yakıcıdır her zaman. Terlemenin üstüne soğuk su içmek gibidir minik talihsizlikler. Bazen de kalem değmemiş kağıtlar kadar boştur aklımız.
Müziğin ritmi gibidir adımlarımız; bazen hızlanır, bazen yavaşlar. Takıldığı da olur bir yerlere. Devam eder sonuçta.
Bizler de böyleyiz işte. Somut nesneler kadar gerçek, soyut hisler kadar hayaliz.
Bir balık sürüsü kadar kalabalık, dört duvar arasında odayı tek başına aydınlatmaya çalışan bir ampul kadar da yalnızız.
Her şeye gülecek kadar mutlu ama bunların hepsinin sahte olması kadar da mutsuzuz.
Sonsuz raylarda ilerleyen bir tren kadar hareketli ama dört nala koşmaktan bitkin düşmüş bir at kadar da yorgunuz. Eski bir halının desenleri kadar karışık ve önemsenmediğimizden bir o kadar da tozluyuz.
Gökyüzü kadar özgür ve mavi, kafesteki bir karga kadar tutsak ve siyahız aynı zamanda. Bir deniz kadar dalgalı ve coşkulu, bir göl kadar durgunuz bazen de.
Kalın bir roman kadar uzun ve heyecanlı, son sayfası kadar da kısa ve öz hayatımız.
Ben, bunlar gibi daha çok cümle kuracak kadar hırslı ama kimsenin anlayamayacağı kadar da kırgınım.
Kitaptaki her satırı okudukça daha da yatağa gömülmüş, daha da içime dönmüştüm. Bunaltım azalsın diye açtığım kitap daha da kendimi sorgulamama yol açmıştı ve merakımı körüklemişti. Ani bir hareketle ayağa kalktım. Vücudumdaki demir eksikliği kendini hatırlatır şekilde birkaç saniyeliğine gözlerimi karartmış ve başımı döndürmüştü ama artık aklımda tek bir şey vardı. Ne yaptığımdan habersiz giyinmeye başlamıştım. Hava aydınlanmaya başlamıştı ama henüz güneş dağın arkasında olduğu için soluk mavi bir görüntü vardı etrafta. Pantolonumu, beyaz tişörtümü giydikten sonra kapının arkasındaki kırmızı ceketime uzandım. Bileğimdeki ağrı kısmen geçmişti ama en ufak bir zorlamamda ani bir vuruşla geri dönüyordu.
Ne olursa olsun o kapıya gitmeli ve benden ne istiyor öğrenmeliydim. Eğer ki o ev birilerinin gelip onu rahatsız etmesini bekliyorsa ve bu kişi ben olacaksam bir an önce hesaplaşmalıydık çünkü sabrım kalmamıştı. Telefonumu hızla arka cebime sokuşturarak ayakkabılarımı giymeye başladım. Ellerim mi titriyordu yoksa ayakkabılarım mı benden kaçıyordu bilmiyorum ama hiçbir şey benim o eve gitmeme engel olamayacaktı. Keçi inadım devreye girmişti bir kere. Kapıdan çıkmadan önce su taşımak için kullandığımız kovalar gözüme ilişti. Yanıma alırsam dönüşte su getirirdim ve nereye neden gittiğim sorularını ortadan kaldırmış olurdum diye düşündüm. Kapıdaki anahtarı koltuğun üstüne bırakıp yedek anahtarı da boynuma astıktan sonra kovaları da alıp sessizce evden çıktım.