BİR KABUSUN PEŞİNDEN: 2. BÖLÜM
Ben, bunlar gibi daha çok cümle kuracak kadar hırslı ama kimsenin anlayamayacağı kadar da kırgınım.
2. KISIM
3/20/20264 min read


Sabah serinliğiyle iyice kendime gelmiştim, uykunun tek bir zerresi kalmamıştı gözlerimde. Adımlarım fazla mı hızlıydı yoksa zaman algım mı kaymıştı bilmiyorum ama normalde nefes nefese çıktığım yokuşu bir çırpıda bitirmiştim. Eski evin önüne geldiğimde duvarda tek başına duran sopayı alıp ağacın altından geçerek taşları tırmandım, çardağı geçtim ve evin kapısının önüne geldim. Derin bir nefes aldım. Hiçbir şey düşünemiyordum. Merak ettiğim tek şey bu evin veya içindekilerinin benimle derdinin ne olduğuydu. Elimdeki kovaları kapının yanına bırakıp boynumdaki anahtarı içine koydum. Telefonun flaşını açmak için elime aldığımda titrediğimi yeni fark etmiştim. Soğuktandır diyerek, sanki korkudan değilmiş gibi, yaptığım şeyi sorgulamadan kapıyı araladım ve içeri girdim. Daha dün buralarda dolaşmış olmamıza rağmen içerisi sanki kapı hiç açılmamış gibi tozla doluydu. Kapıdan sızan ışık toz tanelerini daha görünür kılmıştı ve nefes almak koridorda ilerledikçe daha da zorlaşıyordu. Dün karşılaşmadığım, tarif edilemez bir kasvet vardı evin içinde. Sanki… Sanki bir şeyler eksikti. Evin ruhu orayı terk etmiş ve ev onu özlüyor gibiydi.
Koridorda duvarları incelerken sonunda o minik kapıyı gördüm. Anneannemle geldiğimizde kapıyı açmış ve içindeki boşluğu göstermişti. Şu anki tek beklentim tamamen aynı şeyle karşılaşıp eve geri dönmekti. Kafamda kurduğuma kendimi ikna edecek ve bu konuyu tamamen kapatacaktım. Tabi kapının önüne bıraktığım kovaları da dolduracaktım ve eve gidip rahat bir uyku çekecektim. Bir elimde telefonu tutarken dizlerimin üstüne çömeldim ve diğer elimi kapıya doğru götürdüm. Toprak ve tozla kaplı zemine koyduğum dizlerim tabanın soğukluğuyla buluşunca irkilmiştim. Kendi kalp atışlarımın sesini kulaklarımın içinde hissetmemi hesaba katmazsak yeni uyanmış kuşların ötüşü ortamı biraz olsun yumuşatıyordu.
Tekrar derin ama bu sefer tereddütlü bir nefes çektim içime. Derin bir denize dalmadan önce yaşanan o korku ve heyecanın karışımı vardı kalbimde. Daha fazla düşünmek vazgeçme ihtimalimi arttırmaya başlıyordu. Bir hışımla kapıyı açtım ve flaşı yavaşça yerden karşıya doğrultarak içeri baktım. Kapının girişinde toprağı görünce bir anlığına da olsa rahatlamıştım ama karşıda duvar yerine ileri doğru uzayan bir tünel görünce kalbim durdu sandım. Gördüğüm karşısında ne hissedeceğimi ne yapacağımı bilemedim. Yoksa hala rüyamın içinde miydim? Hala uyanamamış mıydım? Rüya içinde rüya mı görüyordum? En iyi ihtimal buydu ve tüm korkum sanki başımın tepesinden çekilip alınmış gibi emekleyerek tünelin içine doğru ilerlemeye başladım.
Ne titremelerim ne de kulağımda çınlayan kalp atışlarımın sesi vardı artık. Şarjım bitmesin diye flaşı kapattım, telefonu cebime sıkıştırdım ve ilerden gelen küçük ışık hüzmesine doğru ilerlemeye başladım. Nemli bir toprak kokusu etrafımı sarmıştı. Örümcek ağları rahatsız etmese de yüzüme çarpan parçaları ilerlememi yavaşlatıyordu. Öyle derin bir sessizlik vardı ki varlığımdan şüphe edebilirdim. Tüneldeki yalnızlık hissi her tarafımı kaplamıştı. Ben hep böyleydim aslında. Kendimle acilen yalnız kalmam gerekiyormuş gibi sürekli insanlardan kaçardım. Ama yalnız kalmaktan bir o kadar da korktuğum için kendimi yine gürültülü ve dikkat dağıtıcı kalabalığın içinde bulurdum. Ben kaçmaya çalıştıkça da peşimden gelirlerdi zaten. Etrafıma bağlanmış karışık bir ip yumağı gibi içinden çıkılamayacak kadar sıkı bir hal alırlardı. Aslında makasımı alıp ipleri keserek özgür olabilirdim. Ama yapmazdım, yapamazdım. Onların… İnsanların canını yakarım diye korktum hep. Oysaki onlar her geçen gün beni biraz daha sıkıştırıyor ve kollarımda, bacaklarımda izler bırakıyorlardı. Sanki ben onları düşündükçe onlar bana karşı daha umursamaz oluyorlardı ve ipleri ne kadar sıktıklarını fark etmiyorlardı.
Bu tünelde ilerledikçe de sanki o ipin bir ucunu bulmuş gibi hissetmeye başlamıştım. Tünelde ilerledikçe ipin ucundan tutarak sakince, sabırla bu karışıklığın içinden çıkabileceğime inancım artıyordu. Başından beri debelenmek aslında zaman kaybıymış. Şimdi bu kaybettiğim zamanı telafi etme vakti. Tünelde ilerledikçe iplerimden yavaş yavaş kurtulduğumu hissediyordum ve rahatlatıcı bir ferahlık geliyordu. Bu tünelin sonundan gelen serinlikten mi yoksa benim duygusal boşluğumda oluşan cereyandan mı bilmiyordum ama iyi hissettiriyordu. Biliyordum. Bu yolun sonunda dayanıklı olmam, zorluklarla vazgeçmeden boğuşmam, kendi gücüme inanmam, bazen de geri çekilip sıramı beklemem gerekecekti.
Tüm bu hazırlık sürecinden sonra tünelin bittiğini fark ettim. Tünelin sonunda girdiğim kapıya benzer bir kapıyla karşılaştım ve biraz zorlansam da ittirerek kapıyı açtım. Artık ne bir korku ne de hızla atan kalbimin sesi vardı kulaklarımda. Kendimi hiç bu kadar durgun hissetmemiştim ama sorgulama gereği de duymuyordum. Dışarı çıktığımda üstüm başımın örümcek ağları ve toprakla kaplandığını fark ettim. Tişörtüm kapkara olmuştu. Üstümdeki toprakları silkelemeye çalışırken karşımda birinin dikildiğini fark ettim ve kafamı kaldırmamla karşılaştığım şey karşısında iki saniyelik bir bakışmayla dizlerimin bağının çözülmesi bir olmuştu. Son hatırladığım şeyse uzaktan gelen bir kilise çanının sesiydi.