SIRLAR KÖYÜ: 3. BÖLÜM

Ortaya çıkmaması gereken, belki de insanların sırf görmemek için diri diri gömdüğü sırlar, gerçekler orada, o evde birilerinin gelip onu rahatsız etmesini bekliyordu.

1. KISIM

3/20/20268 min read

A mystical forest path bathed in soft green light, evoking a fantasy novel's atmosphere.
A mystical forest path bathed in soft green light, evoking a fantasy novel's atmosphere.

Kafam karışmış bir halde köy ortasına gelmiştik ve bankta oturan teyzelerin yanına dizildik. Meyve suları, yeni toplanmış böğürtlenler ve dutlar, tatlıyı tuzluyla dengelemek için getirdikleri çubuk krakerler masaya dizilmiş gelenleri bekliyordu. Her gün olduğu gibi köy dışına taşınan komşulardan, evlenen çocuklarından, bazısı torunlarından ve geçmişteki anılarından konuşarak zaman geçiriyorlardı. Ben de yanlarında oturmuş merakla bu hikayeleri dinliyor, bir yandan da evdeki kapıyı düşünmeden edemiyordum. Kadınların sohbetleri her zaman çok ilgimi çekmiş, anneannem ne zaman beni bir yere oturmaya götürse heyecanla gitmişimdir. Ama bugün her şey farklıydı, kafamı bir türlü toplayıp da olup biteni takip edemiyordum. Dakikalar geçtikte anneannemin ve komşuların sesi kulağıma iyice uğultu gibi gelmeye başlamıştı ve tek düşündüğüm o evin hikayesi ve kapının neden kapatılamadığıydı. Belki de depolama alanı olarak yapmışlardır? Ama neden o kadar küçük bir depolama alanı olsun ki zaten bu evin koskoca bir kileri vardı. Peki ya evcil bir hayvan için yuva? Saçmalama, nasıl olabilir böyle bir şey? İçerisinde hava alınabilecek hiçbir boşluk yok, asla olamaz. Yaramaz çocuklar? Hiç sanmam böyle bir ihtimali düşünmek bile istemiyorum. Şarap? Şaraplarını soğuk tutmak için olabilir mi? Ama alt kat bunun için daha uygun. Buldum! Kesin ayakkabılık yapmışlardır. Ayakkabıları çalınmasın diye içeri koymuşlardır. Koridorda kokmasın diye de duvara delik açıp, bir de bu deliğe kapı monte edip içine de ayakkabılarını koymuşlardır. Tabi kapı açılır açılmaz yayılan kokunun sonu baygınlık…

Düşüncelerimin arasında öyle kaybolmuştum ki kendi kendime gülüyordum ve benimle birlikte köy ortasında oturan onca kadının varlığını bile unutmuştum. Birden anneannemle göz göze geldim ve dayanamayıp küçük bir kahkaha attım, ‘’Vallahi her gün aynı şeyleri konuşuyorsunuz ne güzel ama hiç yorulmuyor musunuz?’’ diyerek sanki ruhum ortamı terk etmemiş gibi davranarak tuhaflığımı ört pas etmeye çalıştım. Kadınlar bu sözümün ardından bana gülmeye başladılar ve Sevgi teyze, ‘’Kız ne konuşalım dedikodu aşağı, dedikodu yukarı. Başka türlü zaman mı geçer?’’

Anneannem, ‘’Hem biz böyle rahatlıyoruz içimizi dökünce. Meditasyon gibi sen bilirsin öyle şeyleri.’’

‘’Siz de haklısınız valla.’’ diyerek gülümsedim ama aklımın bir köşesinde hala Zangoç ve bizim eski evin efsaneleri dolanıyordu. ‘’Siz ne biliyorsunuz bu sözde ünlü Zangoçla ilgili hanımlar?’’ diye sordum birden. Ben bile kendimden böyle bir soru beklemiyordum ama içten içe daha fazla şey öğrenmek istiyordum. Belki de farklı evlerden farklı sesler fark etmeden beklediğim şeyleri söyleyebilirdi. Her köyde olan Ayşe teyzelerden burada da bir tane vardı ve sorumu duyar duymaz söze atladı, ‘’Kız o Zangoç ne fenaymış var yaaaa! Ne dedikodular dönmüş zamanında onunla ilgili ne dedikodular…’’

İşte benim de tam olarak duymak istediğim buydu. Uydurma da olsa, dedikodu da olsa, efsane de olsa elle tutulur bir şeyler duymak istiyordum. ‘’Neymiş Ayşe teyze sen iyi bilirsin böyle şeyleri.’’ dedim gözümdeki meraklı parıltıyı gizlemeye tenezzül bile etmeden.

Sevgi teyze de ‘’Tabi tabi, nerede dedikodu orada Ayşe.’’ dediğinde birbirlerine ters ters bakmaya başladılar ama benim bu atışmalarını bekleyecek zamanım yoktu. ‘’Kimmiş bu Zangoç, nasıl biriymiş Ayşe teyze?’’

‘’Valla kimisi diyor ki kendi halinde, işinde gücünde, eviyle kilise arasında gidip gelen, zararsız, çalışkan bi adam. Ama başka insanlar da ne fena şeyler söylüyor ne fena bi duysan dudağın uçuklar.’’

Ayşe teyze sabrımı sınar gibi her lafından sonra sorular sormaya devam etmemi ve ağzının içine bakarak onu dinlememi istiyordu. Bu seferlik inatı bir tarafa bırakıp istediğini ona vermeliydim yoksa bu konuşma gereğinden fazla dallanıp budaklanacaktı. ‘’Eeeee, ne diyormuş bu başka insanlar?’’ diye sordum yapmacık bir heyecanla. Ne kadar sahte de olsa başarılı oyunculuğumla duyguyu karşı tarafa iyi geçirmiştim ki Ayşe teyze yerinde duramayıp hemen devam etti, ‘’Ne kadar bir din adamı olsa da pis işlerde gözü varmış diyorlar. Büyüydü, sihirdi, değişik değişik huyları varmış. Bazen ortadan kaybolurmuş. İzine bile rastlanmazmış. Köy halkının hiç görmediği insanlarla görüşürmüş. Bazı günler gayet normal bir insan gibi, bazen de Tövbeestağfirullah cin çarpmış gibi tuhaf tuhaf davranırmış.’’

Duyduklarım içimdeki merakı ve tuhaf yakınlığı durduramıyordum. Ayşe teyze de içindeki dedikodu ateşini harlamaya devam ediyor, çenesini durduramıyordu belli ki, ‘’Bir de evinde ruhlar geziyor derler. Ziyarete gelir giderlermiş.’’

Gelir giderlermiş mi? O ne demekti? Nerden geliyordu da nereye gidiyordu bu ruhlar? Tam bu sorularımı Ayşe teyzeye yöneltecekken anneannemin kaşları çatıp bir şekilde Ayşe teyzeye baktığını fark ettim. Sanırım bazı konuşulmaması gereken konular açılmıştı. Yüzündeki gerginliği gülümsemesiyle benden saklayarak, ‘’Kızım sen de yavaştan eve geç artık istersen.’’ dedi anneannem.

‘’Ben gidip de pilavı yapayım o zaman, taze fasulyenin yanına iyi gider hem dayım da gelir birazdan.’’

O sırada ayağa kalkmış ve meyve sepetini koluma geçirmiştim bile. Anneannem, ‘’İyi olur kızım sen yola koyul ben de gelirim arkandan.’’ dediği gibi komşulara el sallayıp yokuşu inmeye başladım. Olabildiğince kafamı sol tarafa çevirmemeye çalışıyordum. Evle göz göze gelme ihtimali bile içime bir rahatsızlık veriyor, tüylerimi diken diken ediyordu. Bir yandan Ayşe teyzenin anlattıkları aklımda yankılanırken bir yandan da mantığıma oturtmaya çalışıyordum kendimce.

Sağ taraftaki manzaraya bakarak yürüyordum ki önüme bir uzun bacı fırlamasıyla benim de olduğum yerden sıçramam bir oldu. Uzun bacı anneannemin yılan için kullandığı kelimeydi. İlk duyduğumda çok dalga geçmiştim ama sonradan benim de ağzıma yapışmıştı bu lakap. Yılan bir sağa bir sola kıvrıla kıvrıla yolun karşısına geçerken tam önümde durmuş ve beni masmavi gözleriyle süzmeye başlamıştı. Gözümü yılandan ayırmadan kendimi savunmak için bir sopa bulmaya çalışıyordum. Eski evin taşlarına tırmanırken kullandığımız uzun sopalar aklıma geldi ve yavaşça geri geri yürüyerek duvara dayanmış iki sopadan birini aldım. Cesaretimi topladığıma yılanı geçtim kendimi bile inandırmakta zorlanırken yürümeye başlamıştım. Yılan da gözünü benden ayırmamış ve bir santim bile olduğu yerden hareket etmemişti. Duvarın dibine yaklaşarak arkasından geçmeye çalıştım ve yılanı geçer geçmez öyle bir hızla koşmaya başladım ki Usain Bolt görse tebrik eder bu boyla nasıl bu kadar mesafeyi gözü açıp kapayıncaya kadar geldin derdi. Tam evin önüne vardığımda hızımı alamayıp yavaşlamaya çalıştığımda yokuşun da bana verdiği ivmeyle sol ayağımın üstüne değil de bileğime bastığımı fark ettim ama her şey için çok geçti. Acı içinde elimdeki sopaya dayanarak evin kapısına doğru yürümeye çalıştım. Evin önüne gelince kapının yanındaki sandalyeye kendimi fırlatıp uzun süre gerçek anlamda hiçbir şey düşünemeden nefesim kesilmiş halde oturdum.

Yılan gayet normal bir şekilde yoluna devam etseydi hiçbir şey hissetmez ben de dümdüz yürürdüm ama dönüp de bana baktığı o 10 saniye bana 10 gündür bakışıyormuşuz hissi verdi ve biraz daha baksaydı gözleriyle zehirleyecekti beni resmen. Çorabımı sıyırıp bileğime baktığımda karşılaştığım manzara ise hiç iç açıcı görünmüyordu. Bileğimin dışa bakan tarafındaki kemiğin üstü şişmiş ve çevresi morarmıştı.

Şanssızlığın en fazla bu kadarı bana denk gelir zaten diyerek bileğimdeki yanma hissini ve şişliğini indirmek ve daha fazla bunları düşünmemek için kalkıp mutfağa gittim. Meyve sepetindeki eşarpla buzları ayak bileğime bağlayarak kafamı en iyi dağıtma yöntemini kullanmak için yemek yaparak keyfimi yerine getirmeye çalıştım.

Bir yandan ocağın önünde flamingo gibi duruyor, diğer yandan da yıkadığım pirinçleri tencereye döküyordum. Anneannem gelene kadar pilavı yapmış ve mutfaktaki havlularla etrafını sarıp dinlenmeye bırakmıştım. O sırada dayım da gelmişti ve sofrayı kurup bir güzel akşam yemeğimizi yemek için oturduk. Anneannemde anlam veremediğim bir durgunluk vardı. Sanki kendi kendiyle bir savaş veriyordu ve içindeki tartışma dışarıya sessizlik olarak yansıyordu. Bense kafamın içinde dönüp duran hikayeleri şekillendirmeye çalışırken dalıp gitmiş ve en sevdiğim yemeğe hala bir kaşık bile atmamıştım. İkimizdeki bu dalgınlığı gören Mustafa dayım, ‘’Bugün de ne sıcaktı dağın başı bir görseniz! Badem ağaçlarının altında kavrulduk resmen. Siz neler yaptınız kızlar?’’ diye sorarak bizi hareketlendirmeye çalıştı. Anneannem bir şeyleri saklamak ister gibi, ‘’Köy ortasına gittik işte nolsun.’’ diyerek geçiştirdi. En azından bana geçiştirmiş gibi geldi çünkü ne kadar daldığı kuyudan çıkmış gibi gülümsese de eksik bilgi vermişti. Neden eski eve gittiğimizi dayımdan saklama gereği duymuştu ki? Anneanneme göz ucuyla baktığımda onun zaten çoktan beri beni izleyen gözleriyle karşılaştım.

Gerek yok.

Bilmesine gerek yok diyordu gözleri. Bu evle ilgili gerçekten gizli saklı, tuhaf bir şeyler vardı. Artık emindim. Ortaya çıkmaması gereken, belki de insanların sırf görmemek için diri diri gömdüğü sırlar, gerçekler orada, o evde birilerinin gelip onu rahatsız etmesini bekliyordu. Ya da ben çok fazla kafamda kurmaya başlamıştım ve heyecan arıyordum. O huzursuz hava herkesin normalmiş gibi davranmasıyla dağılmıştı.

Birlikte biraz meyve yedikten sonra, meyvesiz yapamazlardı, hepimiz bir köşeye oturmuş kendi işlerimizle uğraşıyorduk. Anneannem yeni aldığı masa örtüsünün kenarını işliyor, dayım ilkokul öğrencileri için sınav sorularını yazıyor, ben de ayağımı sehpanın üstüne uzatmış, bileğime sarılmış yeni buzlarla kitabımı okumaya devam ediyordum. Bu bölümde ayrı bir hayat dersi veriyordu kitap. Bazen bu cümleler nasıl benim aklıma hiç gelmedi diyorum.

Yazara göre hayat, silgisi olmayan bir kalemle girilen sınav gibiymiş. Kalemi eline aldığında kelimeler kendiliğinden kâğıda dökülmeye başlar. Bir kelimeyi yanlış yazdığında silme imkânın olmaz. Yalnızca üstünü karalayabilirsin. Sonra yazmaya devam edersin. Soruları yanlış cevaplayabilir veya boş bırakabilirsin. Ama geriye dönme şansın yok. Boş bıraktıklarını doldurma şansın yok. Her sorunun bir doğru cevabı var ve bu senin elinde. Sorular çoğunlukla çok basit ama senin kafan karışık. Bir süre sonra harfler apayrı yerlere kaçışmaya başlıyor ve kâğıt gözünde büyüyor. Sakin kalmak ve doğru cevabı vermek senin elinde. Unutma. Kalemi sen tutuyorsun. Başkası değil. Diğerlerinin senin sorularına cevap vermesine izin verme. Çünkü sonuçlarına katlanacak olanlar onlar değil. Sensin…

Bunları yazmak için ne yaşamış olmak lazımdı? Okuduğumda birebir aynı şeyleri yaşadığımı anımsamıştım ve kendimi bulmuş gibi hissetmiştim ama insan her hissettiğini kelimelere dökemez işte. Bu yazarın benzetmelerine git gide hayran kalmaya başlıyordum.

Birkaç saat sonra iyice uyku bastırmıştı ve iyi geceler dileyip yatmaya odama gittim. Üstümdekileri pijamalarımla değiştirip yatağıma oturdum ve camdan yıldızları izlemeye başladım. Şehirde bu kadar çok yıldızı bir arada görmek imkansızdı. Resmen gökyüzünde bana göz kırpan sayamadığım kadar minik nokta vardı. Başımı gökyüzünü görebileceğim bir hizaya koyarak yattım ve gökyüzünü izlemeye başladım.